Böbrek,Böbrek Taşı, ve ilgili diğer konular
Böbrekler
Yapısı ve işlevi
İnsanda bir çift böbrek, omurganın her iki yanında yer alır ve yaklaşık alt kaburgaların hizasında bulunur. Her böbrek insan boyuna doğru orantılı olarak ortalama 9-12 cm uzunluğunda, 4-6 cm eninde ve 3 - 5 cm kalınlığındadır. İki böbreğin toplam ağırlığı yaklaşık 300 gramdır. Böbreklerin hemen üzerinde böbrek üstü bezleri bulunur. Böbrek üstü bezleri, böbreklerden tamamen farklı bir fonksiyona sahiptir. Böbreklerin etrafı yumuşak fakat sağlam bir koruyucu zarla kuşatılmıştır. Bu organ, insan vücudu için önemli işlevleri yerine getirmesinden dolayı sürekli iyi bir kan dolaşımına sahiptir.
Böbrek korteksinde glomerül adı verilen birçok küçük kılcal kan damarı yumağı bulunur. Glomerülü oluşturan kılcal damar duvarı, kandaki çeşitli maddelerin geçişine olanak sağlar. Kırmızı (Alyuvar) ve beyaz (Akyuvar) kan hücreleri ile kanın plazması kılcal damardan süzülemediğinden dolayı sadece glikoz, üre, elektrolitler ve su damar cidarı tarafından emilirler ve süzülmüş sıvı tübülüse gider. Tübülüste toplanan sıvı ilk idrar olarak adlandırılır. Tübülüse dakikada 125 ml, günde yaklaşık 180 litre kadar sıvı süzülebilmektedir.
Tübülüsler böbrek orta kısmında korteks-medulla sınırına kadar kıvrımlı bir şekilde seyreder. Bu şekilde süzülmüş sıvının birçok maddesi ve yaklaşık tüm sıvı tekrar geri emilir ve böylece vücutta kalır. Bu olay süzülmüş sıvının konsantre olmasını sağlar ve sonuç olarak esas idrar oluşur.
İnsan vücudu günde yaklaşık 1,4 litre suyu idrar yoluyla atar. Bu şekilde vücut idrarda bulunan zararlı madde olarak adlandırılan çeşitli kimyasal maddeleri atmış olur. Bu zararlı maddelerin vücuttan atılmasıyla böbrekler organizmadan zararlı zehirli maddelerin atılması gibi hayati öneme sahip işlevini yerine getirir. Böbreklerin bu görevi yerine getirebilmesi için vücuttaki toplam kan miktarının daima böbreklerden dolaşması gerekir. İdrarın miktarı, sıvı alımına ve terlemeye bağlı olarak doğru orantılıdır. Bunun dışında böbrek kemiklerdeki kan yapımını uyaran bir hormon salgılar. Erythropoetin isimli bu hormon ilikteki kan yapım merkezlerini uyarıp, kırmızı kan hücrelerini üretmesini sağlar.
İdrar ile birlikte vücuttan elektrolitler de atılır. Böylece organizmanın asit-baz dengesinin düzenlenmesi sağlanır. Organizmadaki aşırı konsantrenin önlenmesi için vücuttan atılan maddeler, idrarla atılan maddeler olarak adlandırılır. Böbrek fonksiyonlarının göstergesi olarak kandaki üre ve kreatinin seviyesi önemlidir.
Böbreklerin aşağıda belirtilen ana işlevleri vardır:
Vücuda alınan sıvının ve elektrolit miktarının düzenlenmesi
Kan basıncının düzenlenmesi
Asit ve baz dengesinin düzenlenmesi
Vücudun zararlı maddelerden arındırılması
Kırmızı kan hücre (Erythrositler) oluşumunun düzenlenmesi
Kemikteki metabolizma doku değişiminin düzenlenmesi
Kan şekeri örneğinde böbreğin işlevi
Kan şekeri (glikoz) glomerüldeki kılcal kan damarı duvarından sızar ve tübülüse ilk idrar süzülmüş sıvı olarak ulaşır. Tübülüsten hemen sonraki glikoz taşımında hemen hemen tüm glikoz tübülüsten tekrar geri emilir. Kandaki şeker oranı çok yüksek ise glomerülde süzülmüş sıvıya, tübülüsün tekrar geri emebileceğinden daha fazla şeker verilir. Tübülüse tekrar emilemeyen şeker buradan böbrek havuzcuğuna idrar olarak akıtılır ve buradan üreter yoluyla idrar kesesine iletilerek dışarı atılır.
Aile doktorunuz çok basit bir test ile idrardaki şeker oranını tespit edebilir ve böylece kandaki şeker oranının arttığı şüphesini dile getirebilir. Glikoz yan etki olarak idrarda suyu bağlar. Bu sebepten, yüksek kan şeker oranına sahip hasta idrar yoluyla sadece şeker kaybetmez, ayrıca çok su da kaybeder. Hastanın idrar yoluyla çok su kaybetmesi ile sürekli su içme gereksinimi doğar. Bu gereksinim, diyabet hastalarında kandaki şeker miktarı kötü ayarlanmış olduğunun tipik belirtisidir.
Vücuttaki su miktarı
İnsan vücut ağırlığının yaklaşık 2/3’sine denk olan su, miktar olarak insan vücudunun en önemli yapı elemanını oluşturur. Suyun insan vücut ağırlığındaki oranı yaş ve cinsiyet ile bağlantılıdır. Bu oran yeni doğmuş bebeklerde %75, yetişkinlerde yaklaşık % 65 ve yaşlılarda yaklaşık % 55′ini teşkil eder. İnsan yaşının ilerlemesi ile yağ dokusunun artması ve bağ dokusunun insan yaşına orantılı olarak zengin su içerikli tipten az su içerikli tipe değişiklik göstermesi sonucunda vücuttaki su miktarı hızla azalır.
Vücuda su alımı, vücuttaki su oluşumu ve boşaltımı arasında normalde bir denge söz konusudur. Buna su bilançosu denir. Vücuda su alımı, susamak, açlık ve iştah gibi dürtüler sonucu sıvı veya katı yiyeceklerden gerçekleşir. Esas sıvı boşaltımı nihayet sıvı dengesini düzenleyen idrar (renal boşaltım, yani böbrek boşaltımı) yoluyla gerçekleşir. Ayrıca nefes alıp verme ile de az miktarda su kaybedilir.
Bir diğer böbrek dışı atım terleme yoluyla gerçekleşir. Örneğin ağır bedensel çalışmalarda veya aşırı spor yapılması sonucunda uzun süreli terleme ile su kaybı miktarı yükselir. Bu olay, yetersiz derecedeki su alımında vücuttaki su dengesinin değişmesine neden olabilir ve böylece hayati tehlike söz konusu olabilir.
Vücuttaki toplam sıvı miktarı vücudumuzun çeşitli bölgelerine dağılmıştır. Bu miktarının yaklaşık 2/3’si hücre içinde (intrasellüler), 1/3′i kadarı ise hücre dışında (ekstrasellüler) bulunur. Hücre dışı bölge hücre arası saha (interstitiyum), kan plazması ve damar içi (epithelial lumina) bölümlere ayrılır. Hücre arası saha, tüm insan hücrelerini çevreleyen sıvı bölgedir. Kan plazması, kanın sıvısını ve hücre içermeyen kısmını oluşturur. Hücreler arasında yer alan (transsellüler) sıvı, epithelial boşluk olarak adlandırılır. Hücre dışı bölgede sıvının patolojik olarak (hastalık derecesinde) artması, deri yüzeyinde şişme olarak görülen olay, ödem olarak adlandırılır.
Vücuttaki su miktarında dengesizlikler çeşitli vücut fonksiyonlarını etkileyebilir ve kimi zaman ölüme yol açabilir. Negatif bir su miktarı dengesi organizmanın su kaybına yani dehidratasyona (su eksikliği, hacim kaybı), buna karşın pozitif bir su dengesi de su fazlalığına yani hiperhidratasyona (hacim artışı) yol açar.
Neden susarız?
Susama hissi vücudun bir tepkisidir. Susama olayı, vücudumuzun sıvıya ihtiyacı olduğunu gösterir. Susama hissi sıvı ihtiyacında ve yüksek yemek tuzu yoğunluğunda ortaya çıkar. Vücudumuzda %1-2′lik bir su kaybı bile susamamıza neden olur. %20′den fazla su kaybında ise sağlık sorunları kaçınılmaz olur.
İnsan haftalar boyunca yemek yemeden durabilmesine karşın su içmeden duramaz.
Susama olayı sadece ideal durumlarda sıvı alımını düzenler. İçme alışkanlığını susama hissi ile birlikte öğrenilmiş davranış biçimleri de etkiler. Susama hissi stres gibi belirli durumlarda bastırılabilir veya hissedilmeyebilir. Bu durumlarda vücut susuz kalır. Bu durum özellikle yaşlı insanlarda görülür. Bu insanlarda genelde susama ihtiyacı azaldığı için vücuttaki sıvı kaybı çoğunlukla doğru dürüst önemsenmemektedir.
Diyaliz kelimesi Yunanca’dan gelir ve “Çözülme” anlamındadır. ()
Doğa bilimciler diyaliz kelimesinden yarı geçirgen membranla osmotik farklılık gösteren parçacıkların ayrılması sürecini anlıyorlar. Örneğin diyalizi proteinleri ve tuzları ayırmada kullanıyorlar. Tıp dünyasında diyaliz özellikle kan temizleme süreci olarak kullanılıyor.
Almanya’da yaklaşık 60.000 terminal böbrek yetmezlikli hasta vardır.
(Rapor 1999, QuaSi-Niere GmbH). Her yıl kronik böbrek yetmezliğine yakalanan hasta sayısı yaklaşık 12.000′dir (Rapor 1999, QuaSi-Niere GmbH). Tüm terminal böbrek yetmezlikli hastalardan %24′ü aynı zamanda diyabet hastasıdır (Rapor 1999, QuaSi-Niere GmbH). Çocuk yaştaki kilolu insanların artması Tip-II diyabet hastaların çoğalmasına neden olur ve böylece Almanya’daki terminal böbrek yetmezlikli hasta sayısı artmış olur. Almanya’da genel olarak yükselmiş yaşam süresini bu trendi güçlendirebilir.
Terminal böbrek yetmezlikli hastaların tıbbi yardım olmaksızın yaşama olasılıkları yoktur. Bu hastaların kanları, sağlıklı insanlarda böbreğin kandan temizlediği tuzlar, zehirli maddeler ve metabolik atıklar ile kısa zamanda zehirlenir. Bu nedenle bu hastaların organizmasındaki kanları diyaliz yardımı ile temizlenir.
Bunun için çeşitli yöntemler kullanılır.
Hemodiyaliz (Kan temizleme)
Hemodiyaliz: Vücut dışında bir makine aracılığıyla kan zararlı maddelerden arındırılır.
Hemodiyaliz belirli bir suni kan temizleme yöntemidir. Bu işlem vücutta birikmiş zararlı maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasına yarar. Çalışan böbrekler kandan zararlı (toksik) metabolik atıkları (idrarla atılan maddeler) filtre eder ve idrar ile vücuttan atar.
Böbreklerin işlevi fazlasıyla kısıtlanması veya işlev kaybında vücuttaki kan suni membranlar yardımıyla zararlı maddelerden temizlenmelidir. Hemodiyalizde vücudun dışındaki membranlı (suni böbrek) makine kullanılır. Kanın temizlenmesi, hayati önem taşır. Diğer kan temizleme yöntemi periton diyalizidir. Karın boşluğunda bulunan organların etrafındaki periton zarı Periton diyalizinde membran olarak kullanılır. Almanya’da 1999 yılında diyaliz tedavisi gören yaklaşık 60.000 hasta vardı.
Hemodiyaliz tedavisi genellikle ilgili uzman personel ve doktor ekibi gözetiminde hemodiyaliz ünitesinde uygulanır. Bununla birlikte hastanın sıkı bir tedavi planını uygulaması gerekir ve genelde haftada 3 kez 4 - 5 saat süre ile tedavi merkezine gitmelidir. Hemodiyaliz tedavisi tüm kısıtlamalar ile birlikte zaman alıcıdır. Bu da mesleki ve normal yaşamda kısıtlamalara yolaçar.
Hemodiyaliz tedavisi nasıl gerçekleşir?
Hemodiyalizde vücutta birikmiş zararlı maddeler bir membran aracılığı ile vücuttan uzaklaştırılır. Bu membran bir filtre işlevine sahip olduğu için maddelerin sadece bir kısmını süzer. Membranın bir tarafındaki maddeler, diğer taraftaki maddelere oranla daha yoğun olması durumunda madde yoğunluğı dengelenene kadar bu maddeler daha yoğun olan taraftan, az yoğun olan tarafa membran aracılığıyla geçer (difüzyon veya osmoz).
Hemodiyalizde difüzyonun fiziksel prensibinden yararlanılır. Kan, diyaliz sıvısına karşın daha farklı metabolik atıklar yoğunluğuna ve kan tuzuna sahiptir. Bu nedenle bu maddeler kandan diyaliz makinesine geçer.
Buna karşın ilgili maddeler ile zenginleşmiş diyaliz sıvısı karışımı hastanın kanına pompalanır. Yani kandan zararlı maddeler uzaklaştırılır ve gerekli maddeler kana ilave edilir.
Renal Anemi ve Erythropoetin
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalar daha hastalıklarının ilk safhalarında renal anemi geliştirirler. Bununla ne anlaşılıyor?
Sağlıklı bir organizma böbrekte Erythropoetin hormonunu üretir. Bu hormonun oluşumu böbrekteki uyarıcı aracılıyla ölçülen kandaki oksijen miktarına bağlıdır. Erythropoetin isimli bu hormon kırmızı kemik iliklerini uyarıp, kırmızı kan hücrelerin üretimini sağlar. Böbrek sınırlı işlevi sonucunda yetersiz Erythropoetin üretir ve böylece organizmanın oksijen temini için yetersiz Erythrositler oluşur. Erythrositlerin canlı kalma süresi yaklaşık 120 gün (terminal böbrek kifayetsizliği hastalığı olan hastalarda bu süre sadece 90 gündür) ile sınırlı olması ve sürekli yenilenmeleri gerekmeleri nedeniyle yetersiz Erythrositlerin oluşumu uygun değildir. Buna bağlı olarak organizma, aneminin tipik belirtileri olan yorgunluk veya kısıtlı fiziksel ve ruhsal performans gösterir. Tıp dilinde buna “renal anemi” denilir. İşlevini yerine getirmekten aciz böbrekler (latince Ren= böbrek) kansızlığa (=Anemi) yol açar.
Hemodiyaliz tedavisi ne zaman uygulanır?
Akut böbrek yetmezliğinde veya zehirlenmelerde birkaç gün uygulanır.
İlerlemiş safhadaki kronik böbrek yetmezliğinde (kronik böbrek kifayetsizliği) terapi sürekli uygulanır.
Hemodiyaliz tedavisi nasıl yapılır?
Genelde kan vücuttan koldaki bir atardamarda takılan bir hortum ile alınır. Hemodiyaliz için yeterli kan akımınının sağlanması için bir cerrah, hastanın atar ve toplar damarı arasında bir bağlantı (şant) oluşturur. Bu bağlantı diyaliz makinesine sık sık bağlanılmasını kolaylaştırır. Hortum sistemiyle kan diyaliz makinesine ulaşır. Kandan metabolik atıklar ve kandaki fazla miktardaki su arındırılır ve kan tuzu (elektrolit) dengelenir. Ardından Shunt (okunuşu şant) bağlantısı yoluyla kan tekrar vücuda ulaşır.
Hemodiyaliz tedavisi normalde haftada üç kez uygulanır ve her tedavi yaklaşık 4-5 saat sürer. Diyaliz tedavisi genelde diyaliz merkezlerinde veya ünitelerinde uygulanır. Hemodiyaliz tedavisi, hasta bu hususta özel bir eğitim aldıktan sonra evde de uygulanabilir.
Ancak hemodiyaliz tedavisinde her zaman bir doktora ulaşabilmek şarttır.
Hemodiyaliz tedavisi gören hastalar nelere dikkat etmelidir?
Hemodiyaliz tedavisi sürekli uygulanamadığında kanda düzenli olarak su ve zehirli maddeler birikir. Yeme ve içme yoluyla vücuda alınan birçok madde vücuttan atılamadığı için bu maddeler sadece diyaliz tedavisi ile uzaklaştırılır. Bu nedenle hemodiyaliz hastası bir diyet uygulamalıdır.
Hasta bir gün içerisinde vücut ağırlığını bir kg artıracak en fazla 1 litre sıvı alabilir.
Vücutta potasyum birikmesi ciddi ve kısmen hayati tehlike taşıyan kalp ritim bozukluklarına yol açar. Aşağıda belirtilen gıdalar özellikle potasyum bakımından çok zengindir: Meyve, meyve suyu, şarap, şampanya veya şıra gibi meyve suları, çikolata, fındık, badem ezmesi, çorba ve sebzenin haşlandığı su. Hasta bu besin maddelerini hiç almıyor veya kısmen alıyor ise, genelde bundan başka diyet kısıtlamalarını uygulamak zorunluluğu yoktur.
Yüksek kalori içeren ve özellikle proteinli besin maddelerinin alınması önerilir.
Kısıtlı fosfat atılımı nedeniyle vücutta bu tuzun birikmesi söz konusudur. Bu durumda paratiroid bezler fazla çalışabilir, kemikte hasarlar meydana gelebilir ve damar tıkanıklığı (arteriyoskleroz) görülebilir. Hastalar her öğünde fosfatı bağlayıcı tabletler almalıdır. Kandaki kalsiyum miktarı bakımından gerekli ise, D vitaminin alınması da gerekir.
Diyaliz tedavisi sırasında suda eriyen vitaminlerin kaybı söz konusudur. Bu kayıp uygun ilaçlar ile dengelenmelidir.
Prognoz
Diyaliz tedavisi böbreğin işlevini tam olarak gerçekleştiremez. Hemodiyaliz vücudu yorar. Kronik hemodiyaliz hastalarında yıllar sonra damar kireçlenmeleri, kalp hastalıkları, kemik ve eklem hasarları gibi hastalıklar ortaya çıkar. Kusursuz bir hemodiyaliz tedavisi ve buna ek olarak uygulanan yüksek kan basıncı, yağ madde değişim bozukluğu ve anemi gibi hassas terapiler, yıllar sonra doğacak hastalıkları belirgin bir şekilde indirger veya bunların ortaya çıkmasını geciktirir.
Hemodiyaliz tedavisinde şu ana prensip geçerlidir: Hasta ne kadar süre (haftada bağlandıkları saat) ile ve sıklıkla diyaliz makinesine bağlanırsa, o kadar komplikasyonlardan korunur ve daha uzun yaşar.
Diyaliz tedavisinin yapılma sıklığına (haftada bağlandıkları saat) bağlı olarak hastanın hayatta kalma süresi uzar.
Ayrıca bununla birlikte diyaliz tedavisi başlangıcında hastanın yaşı, kooperasyonu ve sahip olduğu diğer hastalıklar da hayatta kalma süresi için önemli etkenlerdir
Periton diyalizi (karın zarı diyalizi)
Periton diyalizi nedir?
Periton diyalizi: Periton boşluğunda kanın temizlenmesi
Periton diyalizi, diğer bir tabiriyle karın zarı diyalizi, suni olarak kan temizleme işleminin diğer bir yöntemidir. Sağlıklı insanlarda böbrekler kandan idrar yoluyla atılan maddeleri süzerler. Böbrekler metabolizma atıklarını atamayacakları durumda olduklarında, kan suni bir yöntemle temizlenmelidir.
“Suni böbrek”, yani hemodiyalizde kanın vücut dışında özel bir filtre ile temizlenmesine karşın periton diyalizinde hastanın iyi kanlanmış periton zarı vücudun kendine özgü filtre membranı olarak kullanılır. Periton zarı tüm periton boşluğunu kapsar. Periton diyalizinde günde birkaç kez periton boşluğuna metabolik atıklarını temizleyen diyaliz sıvısı akıtılır.
Periton diyalizinin uygulanması bazen sadece belli bir zaman, bazen de sürekli yapılmalıdır. Her zaman için kanın temizlenmesi hayati öneme sahiptir. Diyaliz ve Böbrek Nakli Kuratoryumu konsey verilerine göre Almanya’da yaklaşık 60.000 hasta diyaliz tedavisine mecburdur.
Periton diyalizi hasta tarafından tek başına evde yapılabilir ve diyaliz zamanlarını günlük hayatına göre esnek bir şekilde düzenleyebilir. Periton diyalizi tedavisi gören hastalar, hemodiyaliz tedavisi gören hastalara karşın gıda ve sıvı alımında daha az sınırlandırılırlar. Ama periton boşluğuna yerleştirilen kalıcı kateterin bağlantı yerinin veya periton boşluğunun iltihaplanma riski vardır.
Periton diyalizi tedavisinin eğitimi genelde 1-2 hafta sürer. Periton diyalizi hemodiyaliz tedavi sürecine eşdeğerdir. Tedavi sırasında ilgili uygulama yöntemlerinin dikkatlice yerine getirilmesi durumunda normal ve sorunsuz bir hayat sürdürülür.
Periton diyalizi nasıl gerçekleşir?
Hemodiyalizde (suni böbrek) vücuttaki kan membran aracılığıyla kanın zararlı maddelerden temizlenmesi için diyaliz makinesine gönderilir. Bu membran filtre işlevini görür ve difüzyonun prensibinden yararlanır. Membranın bir tarafındaki maddeler, diğer taraftaki maddelere oranla daha yoğun olması durumunda madde yoğunluğu dengelenene kadar bu maddeler daha yoğun olan taraftan, az yoğun olan tarafa membran aracılığıyla geçer. Periton diyalizinde ise, periton zarı kan filtresi olarak kullanılır. Periton boşluğunu kapsayan ve birçok organı saran periton zarı yani karın zarı (Peritoneum) iyi bir şekilde kanlanmış ve yarı geçirgen bir membrandır. Kateter aracılığıyla periton boşluğu diyaliz sıvısı ile doldurulur. Bu diyaliz sıvısında kanda bulunan maddelerin yoğunluğuna karşın daha farklı madde yoğunlukları mevcuttur. Difüzyonun prensibine göre bunlar kandan emilir ve periton boşluğuna ulaşır. Diyaliz sıvısı birkaç saat sonra idrar ile birlikte periton boşluğundan boşaltılır.
Periton diyalizi tedavisi ne zaman uygulanır? İlerlemiş safhadaki kronik böbrek yetmezliğinde (kronik böbrek kifayetsizliği), yani böbrek kanı temizlemede ve suyu atmada yetersiz kaldığında böbrek değerlerin aşırı yükselmesi halinde periton diyalizi tedavisi terapi olarak sürekli uygulanır.
Periton diyalizi tedavisi nasıl yapılır?
Periton diyalizinde hastanın kendisi kateter aracılığıyla periton boşluğuna, periton zarını temizleyen 2-3 litre sterilize diyaliz sıvısı doldurur. Atılması gereken maddeler kandan periton zarını aşarak diyaliz sıvısına geçer.
Diyalizin bir diğer görevi ise, vücutta bulunan fazla miktardaki suyu atmaktır. Bu işleme tıp dilinde ultrafiltrasyon denir. Bu nedenle diyaliz sıvısı glikoz (şeker) içerir. Periton diyalizinde basit bir osmotik geçirgenlik yani difüzyon olayı ile su da diyaliz sıvısına geçer ve böylece atılır.
Yaklaşık dört beş saat sonra diyaliz sıvısı zararlı maddeler ile doymuş olur. Bu sıvı karın boşluğundan kateter aracılığıyla boşaltılır ve yeni temiz bir diyaliz sıvısı ile değiştirilir.
Periton diyalizi tedavisi değişik şekillerde uygulanabilir: Sürekli ayaktan periton diyalizinde (CAPD) hastanın kendisi günde yaklaşık dört beş kez diyaliz sıvısını değiştirir. Otomatik periton diyalizinde (APD) diyaliz makinesi (Cycler) gece boyunca torba değişimini yapar ve böylece hasta gün boyunca tedavi engeli ile karşılaşmadan rahat olur ve kendisini daha özgür hisseder.
Periton diyalizi tedavisinde nelere dikkat edilmelidir?
Periton diyalizi vücuttaki kanı sürekli ve düzenli olarak temizler ve kandan su atarak böbreğin doğal işlevini yerine getirir. Böylece hasta genelde olası yan etkileri daha az hesaplamak zorundadır. Diyaliz sırasında hasta serbest ve bağımsız olarak günlük alışılmış işlerini yerine getirme veya mesleğini sürdürme imkanına sahiptir.
Periton diyalizine karar veren hastalar, diyaliz tedavisinin fazlasıyla kendi sorumlulukları çerçevesinde gerçekleşeceği bilincinde olmalıdır. Bu nedenle periton diyalizi tedavisinden önce hasta sıkı bir eğitimden geçer. Hasta hijyene önem vermeli ve diyaliz sıvısı ile kateter bağlantı yerini sürekli kontrol etmelidir. Kolay bir şekilde iltihaplanabilecek ve periton zarının iltihaplanmasına (Peritonitis) yol açabilecek kateter bağlantı yeri doktorların özellikle endişe duydukları husustur. Olası bir iltihaplanma hemen tedavi edilmelidir.
Her hasta düzenli olarak belirlenen kan basıncı, vücut ağırlığı ve sıvı boşaltımı değerlerini bir diyaliz tutanağına aktarmalıdır. Hasta her sekiz - on iki haftada bir kontrol için diyaliz ünitesine gitmelidir. Periton diyalizi esnasında, vücut vitamin ve protein kaybetmesine karşın diyaliz sıvısı şeker içerdiği için kalori alır. Bu nedenle dengelenmiş bir beslenmeye dikkat edilmelidir
BÖBREK ve İDRAR YOLLARI TAŞLARI
Böbrek taşları en sık görülen ve ağrıya neden olan böbrek rahatsızlıklarından biridir. Erkeklerin 10%’unda ve bayanların 3%’ünde hayatlarının bir döneminde böbrek taşı oluşur. Ve bunların çoğunda , başka taş gelişimi ihtimali yüksek olduğu için , hastalık kronik bir hal alır.
Her biri yumruk büyüklüğünde olan böbrekler vücudun yan-arka kısımlarında yerleşmiş organlardır. Mesaneye üreter adı verilen dar tüplerle bağlanmışlardır. Böbrekler kanı süzen , faydalı maddeleri tekrar vücuda geri alan , zararlı maddelerin idrarla atılımını sağlayan filtrelerdir. Böbrekten atılan idrar mesanede toplanır ve üretra adı verilen kanalla vücuttan dışarı atılır.
Böbrek taşları , çeşitli minerallerin ve başka maddelerin böbrekte toplanıp, katı parçacıklar halinde çökmesi sonucu oluşur. Normal koşullarda idrarda bulunan çeşitli kimyasallar bu çökmeyi engeller. Fakat bazı durumlarda bu koruyucu mekanizma etkisini yitirir. Eğer oluşan parçacıklar küçükse herhangi bir yakınmaya neden olmadan idrarla atılırlar. Daha büyük taşlar ise böbrekte veya idrar yolunda bir yerde takılıp tıkanmaya yol açabilirler.
Beş çeşit böbrek taşı türü bulunmaktadır :
1. Kalsiyum oksalat taşları ve 2. kalsiyum fosfat taşları : Bu tür taşlar en sık görülen taşlardır ve tüm görülenlerin 80 %’ini teşkil ederler. Herhangi bir nedenle kalsiyum ve diğer minerallerin idrardaki konsantrasyonu arttığında önce kristal oluşumu meydana gelir , bunu küçük taşların ve sonrada büyük taşların oluşumu izler.
3. Strüvit taşları: Amonyum , magnezyum ve fosfat tuzlarından oluşmuştur. Genellikle kadınlarda görülürler ve idrar yolu enfeksiyonu sonucu oluşan taşlardır.
4. Ürik asit taşları : Protein metabolizmasının bir ürünü olan ürik asidin vücutta biriktiği bir hastalık olan “ gut” hastalığı bulunanlarda görülen taşlardır.
5. Sistin taşları : Proteinlerde bulunan bir amino asit olan sistinin , nadir görülen genetik bir hastalık neticesinde aşırı miktarlarda böbrekte birikmesi sonucu oluşan taşlardır.
Böbrek Taşları İçin Risk Faktörleri :
Risk faktörü , bir hastalığa yakalanma ihtimalini arttıran durum olarak tanımlanabilir.
Aşağıda sıralanan risk faktörleri olmadan da böbrek taşı hastalığı meydana gelebilir. Sıralanan risk faktörlerinden biri bulunduğunda , bunun getirdiği riski azaltmak için ne gibi tedbirler alınacağını öğrenmek için ilgili uzmana baş vurulması gerekir.
Kişi ve hayat tarzıyla ilgili faktörler
Yüksek doz kalsiyum ve D vitamini alımı
Uzun dönem hareketsiz kalma
Aşırı kilolu olma
Açlık , oruç tutmak
Tıbbi Durum
İdrar yolu enfeksiyonu
Böbrek taşı öyküsü
Gut hastalığı
Crohn hastalığı
Ülseratif kolit
Böbrek hastalığı
Yüksek kan basıncı
Aşırı aktif paratiroid bezi
Bazı kanser türleri
Yaş
20- 40
Cinsiyet
Erkeklerde kalsiyum ve ürik asit taşı gelişimi ihtimali daha yüksektir.
Bayanlarda strüvit taşı gelişimi ihtimali daha yüksektir.
Genetik Faktörler
Ailede böbrek taşı bulunan veya gut hastalığı olan bireylerin varlığı
Etnik Altyapı
Kafkas ırkları
İlaçlar
Antiasitler
Bazı diüretikler
Bazı steroidler
Tiroid ilaçları
Bazı kemoterapi ilaçları
HIV tedavisinde kullanılan bir takım ilaçlar
Böbrek Taşının Belirtileri :
Böbrek taşının genellikle ilk belirtisi şiddetli bir yan ağrısıdır. Bu ağrı genellikle , taş idrar yolunun bir kesimini tıkadığında veya hareket ettiğinde meydana gelir. Taşın bulunduğu yere göre, ağrı kasıklara ve uyluğun iç yüzüne yayılabilir ve bulantıya ve kusmaya neden olabilir. Eğer taş idrar yolunda tahrişe neden olmuşsa , idrarda bir miktar kanda görülebilir.
Şiddetli yan ağrısı
İdrarda kan
Ateş ve titreme (genellikle enfeksiyonun göstergesidir.)
Kusma
Kötü kokulu bulanık idrar
İdrar yaparken yanma şikayetleri taş hastalığını akla getirmelidir.
Böbrek Taşlarının Tanısında Kullanılan Testler :
Taşın yerini tesbitte kullanılan testler
Direkt üriner sistem grafisi (DÜSG) veya sonogram : Bu tetkiler sayesinde taşın yeri saptanabilir. Sonogram ses dalgalarının kullanıldığı detaylı görüntüleme sağlayabilen bir yöntemdir.
İntravenöz Pyelogram (İVP) : Bu testte ven içerisine radyoopak madde enjekte edilir. Bu madde sayesinde idrar yolları filmde görünür hale gelir.
Bilgisayarlı Tomografi (BT) : Bu yöntemde iç organların detaylı olarak görüntülenmesinde X-ışınları kullanılır. DÜSG ‘de gözden kaçan küçük taşlar BT ile tesbit edilebilir.
Taşın türünü anlamada kullanılan testler
Kan testleri : Böbrek taşı oluşumuna neden olabilecek faktörleri tanımlamada kullanılır (yüksek Ca veya ürik asit seviyeleri , enfeksiyon varlığı)
24 saatlik idrar toplanması : Toplanan idrar , taş oluşumuna zemin hazırlayan maddeler olan kalsiyum ve oksalat gibi maddeler , ve asidite yönünden değerlendirilir. Bu tahlil tek idrar örneğine göre daha kesin bilgi sağlar.
Böbrek Taşlarının Tedavisi :
Çoğu böbrek taşı herhangi bir sorun çıkarmadan idrar yolundan kolayca geçerek düşer. Bunu kolaylaştırmak için hekimler genelde şu önerilerde bulunurlar :
Günde en az 2 litre su içilmesi
İhtiyaç olduğunda ağrı kesici alınması
Düşürülen taşın türünün öğrenilmesi ve bu yönde tedavi planlanması için saklanılması
Tedavide :
Yaşam tarzında değişiklikler ve ilaç tedavisi ve veya izlem
Taş kırma yöntemi
Cerrahi
İzlem:Taşın bulunduğu yere ve büyüklüğüne göre müdahale yapmadan izleme karar verilebilir.5mm den küçük taşlar genellikle kendiliğinden düşebildiği için bu grupta değerlendirilebilir.
Taş kırma yöntemi: Vücüt dışından şok dalgası oluşturup,odaklandığı noktadaki taşı (örneğin böbrekteki) kırma esasına dayanır.Kırılan parçaların kendiliğinden düşmesi beklenir.Genel anestezi altında veya anestezisiz uygulanabilir.Ciltte kesi oluşturulmaz.
Endoskopik cerrahi: Endoskop denilen,ışıklı ince,içinden alet geçirilebilen, dürbün benzeri optik cihazlarla idrar yolları içindeki taşların, çeşitli yardımcı aletler ile gerek kırılarak, gerek direk yakalanarak çıkarılması işlemidirciltte kesi oluşmaz.Böbrek,üreter,mesane,üretra her kısımda uygulanabilir . Anestezi gerekir.
Perkütan cerrahi: Böbrek taşları için, hastanın arka-yan tarafından böbrek içine ilerletilen kalem büyüklüğünde ve kalınlığında bir kılıf içinden endoskoplar kullanılarak, taşların kırılarak veya kırılmadan çıkarılması işlemidir.Böbrek dokusunda açık cerrahiye göre daha az hasara yol açar.Cilt kesisi 1 cm dir, anestezi gerekir.
Açık cerrahi: taşın yerine göre cilde kesi yapılıp vücüt tabakaları kesilerek,gereken organ (böbrek ,mesane) görülüp taşların alınması işlemidir. Anestezi gerekir.Cilt kesisi 7-8 cm den 15-25 cm kadar olabilir.
Her bir yöntemin başarısı taşın büyüklüğüne, yerine, sertliğine, daha önce geçirilmiş ameliyat olup olmamasına göre değişmektedir
Diyabetes mellitus (genel olarak “Şeker Hastalığı” adında bilinir) kronik bir metabolizma hastalığıdır. Bu metabolizma hastalığının en açık göstergesi, kandaki şeker düzeyinin yükselmesidir. Hastalığın farklı nedenlerinden ve çeşitli hastalık belirtilerinden dolayı diyabette Tip-I ve Tip-II ayırımı yapılır.
Tip-I diyabet (eskiden: genç diyabet) genellikle gençlik çağında başlar ve pankreasın (=karın salgı bezinin) beta-hücrelerinin bağışıklık sisteminin zedelenmesi ile oluşur. Beta hücreleri besinlerden alınan glikozun hücre içine geçmesini sağlayan insülün hormonunu üretir. Beta hücrelerinin zarar görmesi sonucunda tamami insülin yetersizliği meydana gelir. Besinlerden alınan glikoz artık yakılamaz ve böylece kan şekeri düzeyi yükselir. Tip-I diyabetin tedavisinde vücuda dışarıdan insülin verilir.
Tip-II diyabet (eskiden: erişkinler veya yaşlılar diyabeti) genel olarak ilerleyen yaşlarda gelişir. Bu tip diyabette vücut hücreleri insülün hormonuna yetersiz derecede yanıt verir. Bu hücreler artık insüline karşı duyarsızdır. Bu denli insülin yetersizliği (insülin rezistansı) sonucunda örneğin obes (şişman) kişilerde görüldüğü gibi yüksek kan şekeri ve yüksek insülin düzeyi görülür. Tip-II diyabetin terapisi kademeli olarak yapılır: Öncelikle bir diyet uygulanarak kan şekeri düzeyinin düşürülmesi amaçlanır. Bu tedavide diyet önlemlerinin yetersiz kalması durumunda kan şekeri düşürücü ilaçlar alınır ve hastalığın ilerlemiş safhasında insülin alınır.
Özellikle Tip-I diyabet hastalığının tipik belirtileri aşırı susama, fazla miktarda idrar yapma, aşırı acıkma, kaşınma, halsizlik ve sık enfeksiyona yakalanmadır. Tip-II diyabet hastalığının uzun dönem sonra ortaya çıkmasından dolayı bu belirtiler görülemeyebilir. Aşırı yüksek kan şekeri değeri ile oluşan diyabet koması tabir edilen Coma diabeticum ve kan şekeri değerinin aşırı düşmesi ile meydana gelen hipoglisemi şoku hayatı tehdit eden akut durumlardır.
Ömür boyu dikkatlice yapılan kan şekeri ayarı ve kontrolü ve iyi bir diyabet eğitimi, kan damarlarındaki değişiklilere bağlı sonradan beliren komplikasyonların gecikmesini sağlayan önemli bir etkendir. Diyabet hastalığında kalp krizi, inme (felç), diyabetik ayak problemleri, körlükle sonuçlanabilen göz problemleri, diyalize bağımlı böbrek yetmezliğine kadar ilerleyebilecek böbrek işlevinde hasarlar, cinsel sorunlar ve duyarlılık sorunlarına neden olabilecek sinirlerin harap olması gibi komplikasyonlar ortaya çıkabilir.
Hastalık nedenleri
Her iki tip diyabetes mellitus, oluşumları bakımından birbirlerinden çok farklı hastalıktır. Nitekim her iki tip kan şekeri düzeyinin yükselmesi ile tanımlanır ve diyabetin getirdiği tipik sorunların çıkmasından da sorumludur.
Tip-I Diyabet (= IDDM Insulin dependent diyabetes mellitus - İnsüline bağımlı diyabetes mellitus)
Tip-I diyabet hastalığı genelde genç yaşlarda kendisini gösterir. Bundan dolayı bu tip diyabete eskiden genç diyabet denilmekteydi. Günümüzde bu tip diyabetin belirli kalıtsal nedenlerin ve oluşmuş virüs enfeksiyonlarının yol açtığı bir otoimmün hastalığı olduğu varsayılmaktadır. İstisnai durumlar haricinde Tip-I diyabet hastalarının tümü beyaz kan hücrelerinde (HLA DR3 ve DR4) özel antigenler taşır. Bu nedenle bu hastalığın doğuştan geldiği ve genetik olduğu (=Predispozisyon) varsayılmaktadır. Bu genetik irsi özellikler 6 No.’lu kromozomun kısa kolunda bulunur. Ama birçok insanın bu genetik özellikleri taşımasına rağmen diyabet hastası olmadıkları da bilinmektedir. Bu nedenle genetik özellikleri ile birlikte hastalığın kendisini göstermesinde belirli virüs enfeksiyonlarının da etken olduğu varsayılmaktadır. Kızamık, kabakulak ve grip virüslerinin hastalığa neden oldukları bilinmektedir. Böyle bir virüs enfeksiyonu belirli kişilerde bağışıklık tepkisini başlatarak kendi vücut dokularına, burada pankreastaki adacık hücrelerine karşı, antikor oluşturur. Bu adacık hücre antikorları (=ICA) insülin üreten hücreleri tamamen yok eder. Bu hücrelerin ancak yaklaşık % 80′i yok olması durumuda hastalığın tipik semptomlarından aşırı susama, fazla miktarda idrar yapma, kilo kaybı ve halsizlik görülür. Hastalığın başlangıcı ile ilk semptomların görülmesi arasında haftalar, aylar veya yıllar geçebilir. Hasta ilk semptomu yaşadıktan sonra kendisini daha iyi hissettiği sıkça görülmektedir. Nitekim hasta, hastalığının kısa bir süre için durakladığı remisyon döneminde bulunur. Aslında hastalık süreci tüm adacık hücrelerin yok olmasına ve insülin üretmemesine kadar ilerlemeye devam etmektedir. Böylece Tip-I diyabet hastalığının başlangıcından itibaren (tamamen) gerçek bir insülin yetersizliği söz konusudur. Bu nedenle tek tedavi yöntemi, semptomların iyileşmesine neden olan insülin alımıdır.
Tip-I diyabetes mellitus %3-5′lik bir gerçekleşme oranı ile anne veya babadan sonraki jenerasyona yani nesile geçer. Anne ve babanın Tip-I diyabet hastası olma durumunda, çocuğun da bu hastalığa yakalanma riski %10-25 oranına ulaşır. Diyabetli çocukların kardeşleri için de en az % 10′luk hastalığa yakalanma riski vardır. Günümüzde Tip-I diyabet hastalığı tam olarak iyileştirilemez ve sadece semptomatik olarak tedavi edilir. Adacık hücrelerinin insülin ürettikleri sürece bağışıklığı bastırıcı (immünsupresif terapi uygulaması) terapi uygulanarak gerekli insülinin verilmesini geçiktirme veya hiç verilmemesi yöntemi denenmektedir. Bu tür terapi yöntemlerinin uygulamaları henüz deneysel aşamadadır. Bugüne kadar adacık hücrelerinin veya pankreasın tamamının naklinde de henüz büyük başarı sağlanamamıştır.
Tip-II Diyabet (NIDDM = non Insulin dependet diabetes mellitus - İnsüline bağımlı olmayan diyabet)
Tip-II Diyabetes mellitus hastalığına, insüline karşı doğuştan veya sonradan oluşan duyarsızlık durumu neden olur (= İnsülin rezistansı). Sürekli bol miktarda besin alınması, fazlaca glikoz birikimine neden olabilir ve bu durum da insülin rezistansı oluşturabilir. Kandaki glikoz yoğunluğunun yüksek olması kan şekeri düzeyinin yükselmesine yol açar. Glikozun kronik birikimi ve sürekli yükselen insülin düzeyi sonucunda vücut hücrelerindeki insülin reseptörlerin duyarlılığı ve sayısı azalır. Böylece salgılanan insülin glikozun hücre içine taşınıp işlenmesinde yetersiz kalır ve bu nedenle vücutta kısmi bir insülin yetersizliği meydana gelerek yeni insülinin salgılanması gerekir. Adacık hücrelerine çok uzun bir süre fazla yüklenilmesinden dolayı hücreler bitkin düşer ve diyabetes mellitus oluşur.
Tip-II diyabet, biribirinden farklı Tip-IIa ve de Tip-IIb diye iki gruba ayrılır. Tip-IIa ince tip veya zayıf tip diye de adlandırılır ve gerçekten nisbeten bir insülin eksikliği söz konusudur. Tip-IIb diyabetlide ise fazla besin alımı sonucunda yeterli insülin üretiminde insülin rezistansı gelişir. Avrupa’da kötü beslenme alışkanlıklarından dolayı özellikle bu tip diyabetes mellitus daha fazla görülür.
Diyabetin çeşitli tiplerini ve bunların farklı nedenlerinin bilinmesi, ilgili hastaya en başarılı terapinin uygulanabilmesi için önemlidir.
Hastalık belirtileri
Belirtileriyle kesinleşen bir diyabet hastalığının kliniksel semptomları, insülin yetersizliği derecesi ile bunun neden olduğu metabolizma değişikliğinin boyutuna bağlıdır. Mevcut insülin yetersizliğinin belirmesi ve süresine bağlı olarak daha hafif veya ağır bir şekilde görülen, izole edilmiş veya kombine şeklinde kendisini gösteren tipik hastalık belirtileri şunlardır:
- Aşırı susama % 67-91
- Bitkinlik, halsizlik % 64-80
- Fazla miktarda idrar yapma % 40-75
- Kaşınma % 20-50
- Aşırı acıkma % 25
- Görme bozuklukları % 25
- Enfeksiyona yakalanma % 10-15
Ayrıca Tip-I ve Tip-II diyabete ilişkin hastalık belirtileri birbirlerinden ayırt edilmelidir. Tip-II diyabet hastalığı başlangıçta tamamen rahatsızlık vermeyecek bir şekilde ilerler ve çoğunlukla rutin muayenelerde “tesadüfen” teşhis edilir. Tip-II diyabet hastalarının % 30 - 50’si sağlık açısından pek şikayetleri bulunmadığından dolayı bir doktora başvurmaya gerek duymamaktadırlar. Tip-I diyabette de, vücudun insülin yetersizliğini artık karşılayamaması durumu ancak adacık hücrelerinin yakl. % 80′nin zedelenmesi sonucunda meydana geldiği için hastalığın başlangıcından itibaren ilk hastalık belirtisine kadar aylar geçebilir. Tip-II diyabete karşın Tip-I diyabetinin ilk hastalık belirtileri genelde çok daha şiddetli olur. Henüz ilk belirtilerde sıkça hallerde tamamen insülin yetersizliği nedeniyle eksik yağ yakımı sonucunda kanın aşırı asitleşmesi gerçekleşir ve ketoasidoz metabolik durum ile birlikte hiperglisemi hali de görülür, yani kan şekeri oranının fazla yükselmesine bağlı komaya (= Coma diabeticum) yol açabilir.
Diyabet eğitimi
Diyabetli hastanın eğitilmesi kesinlikle gereklidir. Hastaya hastalığı ve bunun tedavisi hakkında önemli bilgiler kazandırır. Bu bilgiler özellikle kan şekeri düzeyinin tespiti, ilaç alımı (özellikle insülin), beslenme ve sonra olabilecek komplikasyonları önlemek için çözümleri içerir. Bu tür eğitim birçok kuruluş tarafından verilmektedir ve bunun masrafları sağlık sigortası tarafından karşılanır. Çeşitli kurslar hakkında yetkili doktorlar, kliniklerin diyabet-ambulansları, sivil kendine yardım kuruluşları ve diyabet muayenehaneleri bilgi verir.
Diyabetik beslenme
Tüm diyabetes mellitus hastaları için sağlıklı beslenmenin önemi çok büyüktür. Özellikle Tip-II diyabet hastaları bunu uygulamalıdır. Çoğunlukla aşırı şişmanlık Tip-II diyabete neden olur. Dengeli beslenme ve düzenli egzersizin uygulanması ile vücut ağırlığı düşürülerek kandaki şeker değeri düzeltilebilir. Çoğu hasta bu yöntemle tablet alımını veya insülin ihtiyacını belirgin bir şekilde azaltır.
Diyabetik beslenme doğrudan sıkı bir diyet anlamına gelmez. Böylece diyabetli her halükarda şekerleme veya alkol alımından kaçınmalıdır diye bir kural yoktur. Önemli olan sağlıklı metabolizmaya sahip insanlara da tavsiye edilen dengeli beslenmedir. Diyabetlinin meslek ve özel hayatında verimli olması için sağlıklı metabolizmaya sahip insanlarda da olduğu gibi vücudun hareketliliğini karşılayacak kalori alımına gereksinimi vardır. Besin ile alınan kalorinin vücut tarafından değerlendirilmesi ve karbonhidratların idrar şekeri olarak atılmaması önemlidir. Gün içersinde insülin gereksiniminin daha kısa sürelerle karşılanabilmesi için gıda alımını üç öğün yerine daha fazla öğünlere (beş veya altı öğüne) yaymak daha iyi olur. Beslenmenin bol sebze ve meyveli yağsız yemekler ile düzenlenmesi tavsiye edilir. Kepekli, kaba öğütülmüş tahıl ve benzeri mamuller karbonhidratların kana karışmasını yavaşlattığı için dengeli kan şekeri düzeyini sağlar. Kan şekeri düzeyinin aniden yükselmesine neden olacak glikoz veya şeker gibi kolay emilebilen karbonhidrat içerikli besin öğelerinin alınmasından kaçınılmalıdır. Ama bunlar hiç yenilmemeli de denemez. Böbrekte iyi bir yıkanmanın sağlanması için diyabet hastaları da sağlıklı metabolizmaya sahip insanlar gibi yeterli miktarda sıvı (günde en az 1,5 l) alımına dikkat etmelidir. Kahve ve siyah veya yeşil çaylar ile sıvı gereksinimi karşılanmaya yetmez. Bu sıvılar idrar atımına etki ettiklerinden dolayı vücudun “kurumasına” neden olurlar ve bu durum da zararlı maddelerin yüksek yoğunlukta birikmesine yolaçar.
Tip-II diyabetli, uyguladığı doğru beslenme ile birlikte egzersiz yaparak faal olarak hastalığa karşı mücadele etme olanağına sahiptir. Kasların çalışması enerji tüketimini arttırır, hücrelerin insüline karşı duyarlılığını arttırır ve böylece kan şekerinin düşmesini sağlar. Bu nedenle gün içersinde yürüyüşe (en az 45 dakika) çıkmak gibi düzenli aktif egzersizlerin yapılması tavsiye edilir. Ama fiziki aktiviteleri abartmaktan da kaçınılmalıdır. Kısıtlı fiziki aktivitelere alışkın bir vücutta aniden yoğun sportif yüklenmeler olursa, bu durum kan şekeri ayarına faydadan çok zarar verir ve tüm metabolizmanın bozulmasına da yol açabilir.
Genel olarak şu söylenebilir: Her bir fazla kilonun verilmesi, diyabet ayarını düzeltir
Böbrek Nakli
Genel Bilgiler
Böbrek nakli ( transplantasyon ), son dönem böbrek yetersizliğinin en başarılı tedavi şeklidir. Böbrek nakli için gereken böbrek 2 kaynaktan sağlanabilir.
Canlı vericiden
Kadavradan.
Gerek canlı vericiden, gerekse kadavradan yapılan başarılı böbrek transplantasyonlarında diyaliz tedavilerinde olduğu gibi böbrek fonksiyonlarından bazıları değil, tamamı yerine getirilir. Buna ek olarak, hem tüm böbrek fonksiyonları yerine getirildiğinden, hem de hastalar için sürekli diyaliz işlemlerinin oluşturduğu fiziksel ve psikolojik zorluklar ortadan kalktığından dolayı yaşam kalitesi daha iyidir. İnsan dışında bir canlıdan transplantasyon şu anda mümkün olmamakla birlikte çalışmalar ümit vericidir, iyimser bir tahminle 2020 li yıllarda mümkün olabilir. Türk Nefroloji Derneğinin verilerine göre Türkiye’de bugüne kadar yaklaşık 4000 böbrek nakli yapılmıştır. 1998 yılında 382 böbrek nakli yapılmıştır ve ne yazık ki bunların yaklaşık 1/3’ü kadavra kaynaklıdır. Kadavra kaynaklı böbrek nakli oranı Batı ülkelerinde yaklaşık % 80’dir. Bunun nedeni ülkemizde organ bağışlarının henüz istenilen seviyeye ulaşamamasıdır.
Uygun böbrek seçimi:
Böbrek transplantasyonu yapılabilmesi için alıcı ile verici arasında ABO kan grubu sisteminde uyum olmalıdır; uyum kuralları kan naklindeki gibidir ( O grubu genel verici, AB grubu genel alıcı ); yani O kan grubu herkese böbrek verebilir, AB kan grubu herkesten böbrek alabilir. Rh sisteminin ise bir önemi yoktur; yani Rh negatif bir kişi Rh pozitif bir kişiden böbrek alabilir.
Alıcı ile verici arasında uyum aranan ikinci sistem, doku grubu olarak bilinen HLA sistemidir. HLA sistemi 6. kromozomun kısa kolu üzerinde yerleşmiş doku uygunluk antijenlerini içerir. HLA bölgesindeki antijenler 1. sınıf ( A,B,C ) ve 2. sınıf ( D,DR,DP,DQ ) olmak üzere ikiye ayrılır. Böbrek transplantasyonunda önemli olan A, B ve DR antijenleridir ve her insanda ikişer tane bulunur. Böbrek transplantasyonunda en iyi sonuç doku uygunluk antijenlerinde tam uyum olduğu durumlarda alınmaktadır; vericide alıcıda olmayan DR, B, A antijenleri arttıkça alıcının böbreği reddetme olasılığı artmaktadır.
Bazı durumlarda böbrek transplantasyonu yapılması sakıncalıdır.
Böbrek transplantasyonun sakıncalı olduğu durumlar:
İleri veya tedavi edilmemiş kanser,
Aktif bulaşıcı hastalık varlığı,
İleri karaciğer hastalıkları,
Ciddi kalp hastalıkları,
İdrarın akımına engel bir hastalığın varlığı,
Aktif mide ülseri,
Tedaviye uyumsuzluk,
Tedavi edilemeyen ağır akıl hastalığı.
Böbrek Nakli
Gerekli hazırlıklardan sonra vericiden alınan böbrek koruyucu sıvıdaki işlemi takiben alıcının sağ veya sol kasığına ( iliak fossa ) yerleştirilir. Günümüzde böbrek nakli cerrahisinde büyük ilerlemeler sağlanmış ve işlem, sıradan bir ameliyat haline gelmiştir. Türkiye’de bugüne kadar yaklaşık 4000 böbrek nakli ameliyatı gerçekleştirilmiştir.
Böbrek naklinden sonra hastanın yeni takılan böbreği reddetmemesi için bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanılır. Bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar modern tıbbın en popüler konularından birisidir. Günümüzdeki ilaçlar hastaların önemli bir kısmında başarılı böbrek nakline olanak vermektedir. Geliştirilecek yeni ilaçlarla hayvanlardan organ nakli mümkün olabilir veya genetik bilimindeki gelişmeler yapay organ üretmeye yol açabilir.
Canlı Vericiler
Canlı vericilerin yakın akraba olması tercih edilir. Yakın akrabalarda (kardeş, anne, baba, çocuk) uyumlu böbrek olma olasılığı daha fazladır. Akraba olmayan kişilerde uyumlu böbrek olma olasılığı çok düşüktür. 18 yaşından küçükler böbrek vericisi olarak kullanılamazlar. Bir insanın böbrek vericisi olması için gönüllü olması lazımdır, hiç kimseden zorla organı alınamaz. Uygun verici olduğu saptanan kişi çok ayrıntılı bir inceleme döneminden geçer ve böbrek vermesinin kendisinde bir sorun oluşturup oluşturmayacağı araştırılır. Zaten bir insanı iyileştireyim derken diğerini hasta etmenin bir mantığı da yoktur.
Canlı vericide ameliyattan sonra olabilecek sorunlar
Vericide oluşabilecek sorunlar anestezi ve ameliyatla ilgili erken dönemde ortaya çıkan sorunlardır. Ancak tıptaki gelişmeler bu sorunları büyük oranda azaltmıştır. Uzun dönemde ise tek böbrekli olmanın önemli bir zararı yoktur. Toplumda yaklaşık 1000 kişinin bir tanesinde tek böbrek olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenlerle insanın bir yakınına böbrek vermekten kaçınmaması gerekir.
Kadavra Vericiler
Beyin ölümü gerçekleşmiş hastalar böbrek, kalp, karaciğer gibi organlarını bağışlayarak başka hastalara hayat verebilirler. Ülkemizde organ bağışları henüz istenilen seviyeye ulaşamamıştır. Beyin ölümü gerçekleşmiş hastalarda adından da anlaşılabileceği gibi beyin fonksiyonları tamamen ve geri dönmeyecek biçimde kaybolmuştur. Yani bu kişilerin bilinci yerinde değildir ve ancak solunum makinesi desteği ile yaşamlarının sürmesi mümkündür. Kişilerin ben gerçekten ölmeden organlarımı alırlar korkusu yersizdir çünkü beyin ölümüne karar verecek ekip ile organ naklini yapacak ekip ayrı doktorlardan oluşur
Organ ticareti: Kesinlikle yasaktır ve ahlak dışıdır.
Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun (Resmi Gazete, 3 Haziran 1979, Sayı 16655).
Madde 3- Bir bedel veya başkaca çıkar karşılığı, organ ve doku alınması ve satılması yasaktır.
Canlı Vericiler ile İlgili Maddeler
Madde 5- Onsekiz yaşını doldurmamış ve mümeyyiz olmayan kişilerden organ ve doku alınması yasaktır.
Madde 6- Onsekiz yaşını doldurmuş ve mümeyyiz olan bir kişiden organ ve doku alınabilmesi için vericinin en az iki tanık huzurunda açık, bilinçli ve tesirden uzak olarak önceden verilmiş yazılı ve imzalı veya en az iki tanık önünde sözlü olarak beyan edip imzaladığı tutanağın bir hekim tarafından onaylanması zorunludur.
Madde 8- Vericinin yaşamını mutlak surette sona erdirecek veya tehlikeye sokacak olan organ ve dokuların alınması, yasaktır.
Kadavradan Nakil ile İlgili Maddeler
Madde 11- Bu kanunun uygulanması ile ilgili olarak tıbbi ölüm hali, bilimin ülkede ulaştığı düzeydeki kuralları ve yöntemleri uygulanmak suretiyle, biri kardiolog, biri nörolog, biri nöroşirürjiyen ve biri de anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanır.
Madde 12- Alıcının müdavim hekimi ile organ ve doku alınması, saklanması, aşılanması ve naklini gerçekleştirecek olan hekimlerin, ölüm halini saptayacak olan hekimler kurulunda yer almaları yasaktır.
Madde 13- 11 inci maddeye göre ölüm halini saptayan hekimlerin ölüm tarihini, saatini ve ölüm halinin nasıl saptandığını gösteren ve imzalarını taşıyan bir tutanak düzenleyip, organ ve dokunun alındığı sağlık kurumuna vermek zorundadırlar. Bu tutanak ve ekleri ilgili sağlık kurumunda on yıl süre ile saklanır
Böbrek Nakli Yazısı içeriği İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Tekin Akpolat tarafından hazırlanmıştır.
Posted on Mayıs 2nd, 2007 tarafından admin
Filed under: Kategorilenmemiş

Leave a Reply